15 Aralık 2008 Pazartesi
30 Kasım 2008 Pazar
Sahilde İki Çocuk.
Bütün öyküleri yazıp tükettim ve anılar kaldı geriye. Gerisi derken, ilerisinden bahsediyorum. Henüz gelmeyen zamandan. Henüz gelmiş zamanı anlatan. İki çocuğun hikayesinden bahsediyorum. Herhangi iki çocuktan değil ama. Bir zamanlar beraber bulutlara çıkabilmiş iki çocuktan. Bir tanesi bütün öyküleri yazıp tüketti, diğeri zannetmeyin ki gitti, burada hala.
Önümüzde bir deniz: Denize uzun uzun bakmayı severdi, ve bunu bilirdi. Denize bakmayı sevdiğini bildiği için, daha çok bakardı denize ve daha çok severdi bakmayı denize. Turuncunun bir rengi olan paltosundan, turuncunun bir rengi olan öfkesini çıkarıp bıraktı ilk önce denize. Köpürdü deniz. Uzun zamandır kurtulmak istiyordu öfkesinden. Sonsuz suların yeşile mavi sonsuzluğundan faydalanabileceğini, ve kimsenin bu hareketini görmemesi halinde, öfkesini sonlandırabileceğini düşünüyordu. Kimse görmemiş olsaydı, haklı olabilirdi.
Bütün öyküleri yazıp tüketen adamın hikayesi: Ölmüştü, ve ne yazık ki gömeni yoktu. Belki birisine rastlarım umuduyla sahil sahil geziyor, yalnızlığına bir çare arıyordu. Çünkü anılar kalmıştı geriye:(Yazı yazmayı bazen hayattan daha çok seviyor, ve bunu hayalleri hayattan daha çok sevmek, hatta; hayalindeki ölümü hayattan daha çok sevmek, hayatı artık pek sevemiyordu da denilebilir, kadar rahat bir şekilde yapıyor, hayatını yazıya, yazıyı hayallerine dönüştürüyordu.) Görmediği hiçbir deniz kalmamıştı: Kendi dünyasının tüm denizlerini görmüş, fakat bu denizler onu o beklediği sonsuzluğa değil de, gene kendi dünyasının sınırlarına götürmüştü. Artık başka çaresi kalmamıştı. Ya kendini bulduğu ilk denize atıp hayatını sonlandıracak, ya da başka bir insanın kendi dünyasının denizinden yanlışlıkla gelip onu görmesini bekleyecek, ve görmesi halinde, o kişiye otostop çekip, birlikte onun dünyasında, onun ülkesine, onun şehrine, ve son olarak da onun denizine gideceklerdi. Adam, kendi dünyasının kendi çocukluk zamanına göre tam 55 sene birisinin kendi denizine gelmesini bekledi.
Denizin öfkesi: Çocuk, hayatının her döneminde sırtında ona yük olmuş, ona artık fazla gelen, bir an evel kurtulmak istediği şeyin, aslında onu aynı zamanda tamamlayan, ve kendi dışındaki her şeyle birleştiren şey olduğunu henüz bilmiyordu. Öfkesini denize intihar edermişcesine attığında, çok farklı biriydi artık. Turuncunun bir rengi paltosu solmuş, turuncu saçları, turuncu yanakları ve onları aleve veren kırmızı dudakları renklerini kaybetmiş, ve işin en kötü tarafı, bir saniye içinde tam 20 yaş büyümüştü. Ve 24 yaşında, ilk defa turuncunun rengi olan bir deniz görüyordu. Deniz ona bakıyor, onu izliyor, tekrar ona bu sefer uzun uzun bakıyor, ama artık bir kadın olmuş çocuk, denize kendine bakar gibi bakıyor, ama denizin öfkesinden başka hiçbir şey görmüyordu.
Bütün öyküleri yazıp tüketen adamın yeni hikayesi: Adam, 55 acı, sefalet ve umut dolu senenin sonunda, önünde beklediği denizin ilk defa köpürdüğünü gördü ve beklemekten vazgeçip kendini denize attı. Fakat bunu intihar eder gibi değil, doğumgünü pastasını üfler, yeni bir aşka başlar, kendi çocuğunun doğumunu izler gibi yapmıştı: Ve boğulmadı. Yürüdü. Yürüdükçe denizin renginin değiştiğinin ayrımına varıyor, küçük bir çocuk gibi seviniyordu. Yedi ayrı renk gördü. Turuncunun bir rengi olan o rengi gördüğünde artık çocuktu, ve bir çocuğun her zaman tanık olmayacağı bir sahneye tanık oluyordu. Denize sırtını dönmüş bir kadın intihar ediyordu. Kadının solgun yüzü ve eski püskü kıyafetleri, çocuğun 55 senelik acılarının bir resmiydi sanki. O an ona hüzünle baktı: Kendi yaşadıklarının hüznüyle. Onu kurtarmak da istedi. Kendini kurtarır gibi. Çocuksu aşkın, kendine, şu yaşadığımız dünyaya ve hiç yaşamadığımız dünyalara, karşında gördüğün çocuğa, ve gene kendine acıma hissinden çok, tüm bunları resmeden şairin kendi hayallerine olan saygısından doğduğunu düşündü ve koşmaya başladı.
Son ve çocukların bulutlara tekrar çıkışı: Deniz kendisinde kadını görüyor, fakat kadın orada olduğunu bir türlü anlamıyordu: Çabuk büyümüştü. Gözlerini kamaştıran denize sırtını döndü ve birdenbire, ve aniden, ve işte o an, o eşsiz an, karşısında ona doğru koşmakta olan çocuğu gördü. Çocuk hızla ona doğru geliyor, yüzünde pek de çocuklara özgü olmayan sinsi bir gülümseme, elinde turuncunun rengi olan bir kalem, gittikçe kadına doğru yaklaşıyordu. Çocuk kadının yanına hızlı hızlı nefes alıp vererek vardığında, kadın çocuğun onu denize ittiğini fark etmedi bile.
Denizden turuncunun bir rengi olan sular içinde çıktığında çocuk, henüz suyun içindeyken başladığı şeye devam ediyor, dünyaya yeni gözlerini açan bir bebek gibi merakla denize bakıyordu. Turuncunun bir rengi olan paltosu, turuncu saçları, turuncu yanakları ve onları aleve veren kırmızı dudakları beraber tüm vücuduyla, tüm ruhuyla ve tüm benliğiyle diğer çocuğa döndüğünde, çoktan el ele tutuşmuşlardı denize bakan ve yosunu koklayan sahilde. Çocuk cebinden öfkesini çıkarıp adama gösterdi. Çocuk cebinden ilk yazdığı öyküyü çıkarıp kadına verdi. Sahilden bulutlara doğru el ele çıkarlarken, anıların ne kadar uzağında iseler, birbirlerinin de o kadar yakınında olmak istediler: Yeni bir öyküye işte bu duygularla başladım.13 Mayıs 2008 Salı
Tezer Özlü.
30 Mart 2008 Pazar
Bu yazı hariç, yazdığım tüm yazılar da, yatağa girmeden oluşan o yarı uykulu yalnızlık anındadır. Arkadaşlarla geçen uzun ve neşeli bir haftanın sonunda, tek başına kaldığın, kendi yalnızlığını, yerine hiç kimseyi koymayarak kavradığın ve içini bulunduğun mekan, bulunduğun mekanı kendi yalnızlığının algı süzgeçinden geçen için yapan o an.
Yazılar da hayat gibi günlerden değil bu anlardan ibarettir. Bütünselliğin kavrandığı nadir anlardan.
Tek başına olmayan bir adam aşık olamaz. Çünkü aşk, tekbaşınalık ister. Yalnız olan adam, düşünür. Düşündükçe büyüyüp gerçekliğe ulaşan duygular, artık adamın saf duygularını da aşar, kendi düşüncesinin ötesinde bir yere ulaşır. Adam o an, kendinden ayrılır. Kendiyle olmaktansa, başka birisiyle olmayı tercih eder. Ve bir daha-kendinden başka herhangi biriyle duygusunu paylaşana dek- kendisini sevemez.
Aşık olduğun kişi yanındyaken bile bu duyguların onda birini bile hissedememek, insana evet yazı yazdırabilir.
Bense, birkaç ay eveline kadar kadar içinde bulunduğum bu duyguların yanından bile geçmiyorum şu an.
Ve bu gece uyuduğumda, herhangi bir şey düşünmeyecek olmak, ileriki gecelerimin de böyle geçmesini istemekten ve daha önceki düşünerek geçirdiğim geceleri unutmaktan daha anlamlı olacaktır.
13 Mart 2008 Perşembe
Tezer Özlü.
06 Mart 2008 Perşembe
03 Mart 2008 Pazartesi
27 Ocak 2008 Pazar
15 Ocak 2008 Salı
bana gene o mutluluğu verir misiniz?"
Varsayılan tüm yerlerden geçtim. Şu ana kadar. Çocukluğumu içine katmayı bir türlü hazmedemediğim yolculuğum. 2001-2008. Bir uçağın alıp götürdüğü mezartaşı. İçinde yatan gençliğim. Mezarın dışında, ama sadece yazılarla var olan, sadece yazılarla yürüyen bir adam. Ve tarihsiz. Ve zamansız. Onca okul, onca ev, onca otobüsten kalan tek bir anı. Yorgunluğum. Sadece kendi yorgunluğumu değil, geçtiğim okulların, evlerin, otobüslerin de yükünü taşıyorum omuzlarımda. Atlas benim. İçlerindeki her insanın. Her varlığın. Her nesnenin. Her benin. Gördüğüm her göz, dokunduğum her eşya, artık bana unutma isteğinden başka bir şey hatırlatmıyor. Öğretmiyor. Ama ne kadar yol alırsam, o kadar geri gidiyorum. Kendi miladıma. 2001 yılına. Aslında ben mutlu olduğum zamanlar, o nadir zamanlar, geleceği yaşıyor, sadece geleceği düşlüyorum. Şu anım yok. Çocukluğum hariç, mutlu olduğum bazı zaman parçalarını hatırlıyorum, mutlu olduğum bir anı çok özlüyor, fakat anımsayamıyorum.
Bunca şeye rağmen hala nasıl gülebiliyorum, nasıl arkadaşlarımla şakalaşıp, nasıl dans edebiliyorum. Nasıl aşık olmak istiyorum. Nasıl mutlu olmaya çalışıyorum. Dün dahil koskoca yedi yılı hatırlamamaya çalışarak. Unutarak. İçimde bir tek çocukluğumu bırakmaya çalışarak. Küçük Leventiko'yu. Büyümeye çalışan Levo'yu. Belki de bu yüzden şiir yazıyorum. Belki de bu yüzden misketlerimi saklıyorum. O dünyanın artık çok uzak olduğunun nasıl da farkındayım. Ama ben o dünyanın sınırsız mutluluklarını yaşadım. Son yedi yılın acı dolu dünyasını yaşadığım gibi. İkiye ayrılmış ruhum, yaşam umudunu da, ölüm umutsuzluğunu da yan yana taşıyor. Birbirlerini yok etmeye çalışan, bir anne karnındaki iki cenin gibi.
Bu savaşın bittiği gün, kendime şöyle diyeceğim: Artık tekrar çocuksun. Yanımda kardeşim de olur belki, ve sokağa çıkıp top oynarız, güneş batana, ve annem yemeğe çağırana kadar bizi. Veya çok sevdiğim birisine anlatırım bu düşümü. Artık yolculuk etmiyorken. Çocuklarım evde top oynuyorken. Belki bir öğlen uykusunda. Sonsuza dek sürecek bir düşü düşlerim. Şu sözcükleri sıraladığım değersiz anı hatırlamaksızın.
13 Ocak 2008 Pazar
"Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun.
Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımda yeniden acıkıyorum. Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum. Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum. Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum."
