30 Kasım 2008 Pazar

Sahilde İki Çocuk.

Bütün öyküleri yazıp tükettim ve anılar kaldı geriye. Gerisi derken, ilerisinden bahsediyorum. Henüz gelmeyen zamandan. Henüz gelmiş zamanı anlatan. İki çocuğun hikayesinden bahsediyorum. Herhangi iki çocuktan değil ama. Bir zamanlar beraber bulutlara çıkabilmiş iki çocuktan. Bir tanesi bütün öyküleri yazıp tüketti, diğeri zannetmeyin ki gitti, burada hala.

Önümüzde bir deniz: Denize uzun uzun bakmayı severdi, ve bunu bilirdi. Denize bakmayı sevdiğini bildiği için, daha çok bakardı denize ve daha çok severdi bakmayı denize. Turuncunun bir rengi olan paltosundan, turuncunun bir rengi olan öfkesini çıkarıp bıraktı ilk önce denize. Köpürdü deniz. Uzun zamandır kurtulmak istiyordu öfkesinden. Sonsuz suların yeşile mavi sonsuzluğundan faydalanabileceğini, ve kimsenin bu hareketini görmemesi halinde, öfkesini sonlandırabileceğini düşünüyordu. Kimse görmemiş olsaydı, haklı olabilirdi.

Bütün öyküleri yazıp tüketen adamın hikayesi: Ölmüştü, ve ne yazık ki gömeni yoktu. Belki birisine rastlarım umuduyla sahil sahil geziyor, yalnızlığına bir çare arıyordu. Çünkü anılar kalmıştı geriye:(Yazı yazmayı bazen hayattan daha çok seviyor, ve bunu hayalleri hayattan daha çok sevmek, hatta; hayalindeki ölümü hayattan daha çok sevmek, hayatı artık pek sevemiyordu da denilebilir, kadar rahat bir şekilde yapıyor, hayatını yazıya, yazıyı hayallerine dönüştürüyordu.) Görmediği hiçbir deniz kalmamıştı: Kendi dünyasının tüm denizlerini görmüş, fakat bu denizler onu o beklediği sonsuzluğa değil de, gene kendi dünyasının sınırlarına götürmüştü. Artık başka çaresi kalmamıştı. Ya kendini bulduğu ilk denize atıp hayatını sonlandıracak, ya da başka bir insanın kendi dünyasının denizinden yanlışlıkla gelip onu görmesini bekleyecek, ve görmesi halinde, o kişiye otostop çekip, birlikte onun dünyasında, onun ülkesine, onun şehrine, ve son olarak da onun denizine gideceklerdi. Adam, kendi dünyasının kendi çocukluk zamanına göre tam 55 sene birisinin kendi denizine gelmesini bekledi.

Denizin öfkesi: Çocuk, hayatının her döneminde sırtında ona yük olmuş, ona artık fazla gelen, bir an evel kurtulmak istediği şeyin, aslında onu aynı zamanda tamamlayan, ve kendi dışındaki her şeyle birleştiren şey olduğunu henüz bilmiyordu. Öfkesini denize intihar edermişcesine attığında, çok farklı biriydi artık. Turuncunun bir rengi paltosu solmuş, turuncu saçları, turuncu yanakları ve onları aleve veren kırmızı dudakları renklerini kaybetmiş, ve işin en kötü tarafı, bir saniye içinde tam 20 yaş büyümüştü. Ve 24 yaşında, ilk defa turuncunun rengi olan bir deniz görüyordu. Deniz ona bakıyor, onu izliyor, tekrar ona bu sefer uzun uzun bakıyor, ama artık bir kadın olmuş çocuk, denize kendine bakar gibi bakıyor, ama denizin öfkesinden başka hiçbir şey görmüyordu.

Bütün öyküleri yazıp tüketen adamın yeni hikayesi: Adam, 55 acı, sefalet ve umut dolu senenin sonunda, önünde beklediği denizin ilk defa köpürdüğünü gördü ve beklemekten vazgeçip kendini denize attı. Fakat bunu intihar eder gibi değil, doğumgünü pastasını üfler, yeni bir aşka başlar, kendi çocuğunun doğumunu izler gibi yapmıştı: Ve boğulmadı. Yürüdü. Yürüdükçe denizin renginin değiştiğinin ayrımına varıyor, küçük bir çocuk gibi seviniyordu. Yedi ayrı renk gördü. Turuncunun bir rengi olan o rengi gördüğünde artık çocuktu, ve bir çocuğun her zaman tanık olmayacağı bir sahneye tanık oluyordu. Denize sırtını dönmüş bir kadın intihar ediyordu. Kadının solgun yüzü ve eski püskü kıyafetleri, çocuğun 55 senelik acılarının bir resmiydi sanki. O an ona hüzünle baktı: Kendi yaşadıklarının hüznüyle. Onu kurtarmak da istedi. Kendini kurtarır gibi. Çocuksu aşkın, kendine, şu yaşadığımız dünyaya ve hiç yaşamadığımız dünyalara, karşında gördüğün çocuğa, ve gene kendine acıma hissinden çok, tüm bunları resmeden şairin kendi hayallerine olan saygısından doğduğunu düşündü ve koşmaya başladı.

Son ve çocukların bulutlara tekrar çıkışı: Deniz kendisinde kadını görüyor, fakat kadın orada olduğunu bir türlü anlamıyordu: Çabuk büyümüştü. Gözlerini kamaştıran denize sırtını döndü ve birdenbire, ve aniden, ve işte o an, o eşsiz an, karşısında ona doğru koşmakta olan çocuğu gördü. Çocuk hızla ona doğru geliyor, yüzünde pek de çocuklara özgü olmayan sinsi bir gülümseme, elinde turuncunun rengi olan bir kalem, gittikçe kadına doğru yaklaşıyordu. Çocuk kadının yanına hızlı hızlı nefes alıp vererek vardığında, kadın çocuğun onu denize ittiğini fark etmedi bile.

Denizden turuncunun bir rengi olan sular içinde çıktığında çocuk, henüz suyun içindeyken başladığı şeye devam ediyor, dünyaya yeni gözlerini açan bir bebek gibi merakla denize bakıyordu. Turuncunun bir rengi olan paltosu, turuncu saçları, turuncu yanakları ve onları aleve veren kırmızı dudakları beraber tüm vücuduyla, tüm ruhuyla ve tüm benliğiyle diğer çocuğa döndüğünde, çoktan el ele tutuşmuşlardı denize bakan ve yosunu koklayan sahilde. Çocuk cebinden öfkesini çıkarıp adama gösterdi. Çocuk cebinden ilk yazdığı öyküyü çıkarıp kadına verdi. Sahilden bulutlara doğru el ele çıkarlarken, anıların ne kadar uzağında iseler, birbirlerinin de o kadar yakınında olmak istediler: Yeni bir öyküye işte bu duygularla başladım.

2 yorum:

varolmayan şövalye dedi ki...

j'ai vu.

kelimelerinizi çok özlemişim sevgili dost...
çocukluğunuzu,
çocukluğumuzu...

the grass was oranger..

Sevi. dedi ki...

hayır, yalan söyledim. aslını söyleyemediğim için. bir nevi sansür. gerçek aşk'a.

the grass was blacker, indeed.